Onunla yeniden karşılaşalı çok olmadı. Zamanı tam kestiremiyorum ama mutlaka bir gün adı verelim dersek, “çarşamba günü karşılaştık” diyebilirim. İş olarak belirlediğim ne varsa, hepsinin ortasında çıkıvermişti karşıma.
Çokbilmiş bir tavırla yavaşça yaklaştı yanıma, sonra sanki ona ilgi göstermemi beklermiş gibi dikti gözlerini üzerime. Yeryüzündeki en tehlikeli ve belki de en tutarsız olayların birbirlerini ilgi açlığında doğurduğunu bildiğim için taviz vermemeye karar verdim. İlgi mi istiyordu? Pekala, yok sayacak, önümdeki saatin tik taklarını satır seslerine dökecek, yoruldukça da aynı satırları sesli okuyup, silip, baştan yazıp, kağıttaki yabanlara kızıp, tüm kağıdı baştan aşağı yırtacaktım. Tüm bu boşlukları doldurmaya çalışan seslerin, renklerin ardında o dimdik bakışlar elbette yitip gidecek; ben de omzumda bir yabancının nefesi, suratımda bakışlarıyla rahatsız olmayacaktım.
Gider diye kaleme sarıldım. O kadar hızlıydı ki duyduklarım, elimin hızı kulaklarıma, gözlerime yetişemeyecek sandım. Durmadan, belki de günlerce akıttım kağıda, belli aralıklarla beynimde olduğunu sanrıladığım şeyleri. Sonra nefes almak istedim. Camı açıp gelen soğuk havayı solumak değil, yeşilliklerde, “günümüzün kirlenmiş havası” dedikleri klişeden çıkıp temiz hava almak değil; en basit haliyle altı üstü nefes almak istedim. Arkamdakine sormalıydım belki de, sahi, nasıl alınırdı nefes? Göğüs kafesim, olduğu yerde zıplayıp; annesinin sevgisini olduğu kadar etrafının sinirini de üstüne çeken bir çocuk gibi çarparsa nefes mi alıyordum? Her nefes alıp verişimde kendimi parçalıyor muydum çevreden gelebilecek birazcık ilgi için, bu nefessizlikten- havasızlıktan değil, çünkü ciğerlerime dolan metreküplerce havaya haksızlık etmek haddime değil- boğulacak hale gelene kadar?
Suratımda hala aynı bakışları hissederek, gözlerimi bir anlığına da olsa saçma kalem izlerimden- ki patates baskı bu tekdüze izlerden çok daha zekiceydi - kaldırıp onla yüzleştiğim anda ağzını açıp “bir!” diye bir çığlık koparıverdi. Anlam vermediğim bu sese karşı, çoğu şeye olduğu gibi tembelce tepkisiz kalmayı seçtim.
“İki!”
Merak, nasıl çoğu buluşun başlangıcıysa, sarıcı ve alışkanlık yapıcı tadıyla aynı zamanda başlangıcın da sonu olabilir. Bir, iki? Saydıkları, almam gereken ama boğazıma gelmeden ölen, bayatlayan ve pembenin en koyu tonlarında gittikçe çürüyen nefeslerimin sayısı olabilirdi. Eğer öyleyse; belki bana nasıl nefes almam gerektiğini de söyleyebilirdi. “Üç”, demesiyle beraber nefessizlikten boğulup yitmeyi beklemeli, ya da dikkatimi ona vermeliydim. Başka seçenekler de vardı büyük ihtimalle. Her zaman vardır. Ama onları görmek; önündeki iki ihtimalden birini seçip, sonra da “başka yolum yoktu” bahanesinin ardına sığınıp kendi seçtiğini- yanlış olmasa bile zevksiz yöntemlerle- yüceltmekten daha zordur. Ben de çaba göstermekten uzun uğraşlar öncesi arınmış beynimi iki seçime yönlendirdim. “Üç!” dediğinde almam gereken nefesler tepemde birikip hesap sormasın diye bir şeyler söylemeli…
“Neden?” dedim. Basit, tek heceli, yalın ve yalnızların ağzında sıkça ıslanan, eriyen ve soruldukça anlamını yitiren bir soru.
“Üçe kadar sayıp çığlık atacaktım!”, dedi gülümseyerek ve aynı gülümsemenin alaycı halini çıkardı yanındaki çekmecemden, onu yerleştirdi yüzüne, biraz pot durmasına aldırmadan. “Beni görmemezlikten gelmeye devam etseydin üçe kadar sayıp çığlık atacaktım. Olur ya hani hep filmlerde. Çaresiz kalınca savrulan tek tehdit.”
“Yapabileceğin başka bir şey olmadığında, atacağın yardım çığlığını sanki bir tehditmiş gibi göstermek.”, dedim, “ Blöfünün ortaya çıkmaması için de üç sayana kadar beklemek.”
Başıyla onayladı, çekmecelerimi karıştırmaya devam etti. “Olabilir, blöfüm sana kendini düşündürttü. Sırf kendini benim çığlığımın yaratacağı vicdan sızından kurtarmak, açacağı yaraların iltihabını başka yerlere, çekmecelere, dolaplara, kavanozlara akıtmak için seçtin beni sorgulamayı. Üşendin, basit bir soru seçtin ve son an gelene, üç demeye yaklaştığımı hissedene kadar sormadın.” Yüzünü buruşturdu, beğenmediği, dudakları hafif kıvrık alaycı gülümsememi çıkardı. Her çekmecemden farklı bir tavır, ifade çıkarıp suratında denemeye koyuldu. Ruhu- varsa eğer- ifadelerimin yakıcı temaslarından şaşkınca zevk aldı. Bir süre izledim onu. Aynada görmeye alıştığım, gözüm gibi sakınıp özenle düzenlediğim bakışlarımı, yüzlerimi, somurtmalarımı sanki bir kıyafet dener gibi takınıp çıkarması sinir bozucuydu. Tekrar “Neden”, deyip egoma onulmaz bir yara daha açmaktansa, asıl soruma geri döndüm.
“Vicdandan, tembellikten çok uzaktı oysa benim sorgulama nedenlerim. Nefes!”, dedim ciğerlerime doldurabildiğim kadar hava doldurup hiç değilse bir kısmının nefese dönüşmesini umarak, “nefeslerimi, yutamadığım, bulmakta zorlandığım nefeslerimi sayıyorsun sandım sadece”.
“Ve nasıl nefes alınacağını bana sormak istedin, öyle mi?”
Gardırobun aynalı kapısını açıp askıdan teker teker çıkardı hayal dediklerimi. Arada bir, birini gözü tutarsa, aynaya dönüp onu üzerine tutuyor, sonra kavanozlardan birini daha kırıp, en beğenmemiş ve kibirli hallerimden birini daha alıp, büyük bir zevkle suratına yerleştiriyordu. “Bu fena değilmiş işte.”, dedi birini üzerine tutup aynaya bakarak. Sağına soluna iyice bakındıktan sonra onu da diğerleri gibi askısından çıkarıp fırlattı. Sinirli olmam gereken anda, en muhtaç olduğum ifadelerim onun yüzünden birbirine karışmış, somurtan, titreyen dudakların yanlarına cam kırıkları batmış, onları kanatmış, ağlayan suratlarımın kenarları genişleyip gülen suratlar ortaya çıkmıştı.
Sıkça kullandığım surat dekorlarımı endişeyle eşelemem yardım etmiyordu. Pekala, madem bunları allak bullak etmişti, kullandığım, tadına alıştığım her şey birbirine girmişti; ben de ona aynı zararı vermeliydim. Elimi uzattım, yüzündeki umarsız sırıtışı çekip kendime almak istedim. Yana savurdu kendini, siyah gözlerinin içine dolan bir mutlulukla haykırdı: “çok kolay olurdu her şey, değil mi, sana nasıl nefes alacağını söylesem, sonra da ellerini çırpıp tahtaya 3 kere vurduğunda yok oluversem?”
“Sahi. Umurumda değil. Buraya gelip benim onayımı bile almadan kırıp döktüklerine bakıyorum sadece. Hem sen yokken ne güzel alıyordum ben nefeslerimi. Havayı her ciğerlerime çekişimde bir haz duyuyordum, hücrelerim gelen her hava parçacığıyla sevişiyor, yaşam buluyordu. Sonra sen geldin ve omzumda duydum nefeslerini. Belki de sendin benim nefeslerimi sinsice omzumun üzerinden aşıran!”Bir, iki” diye saydıkların da ne tehdit ne de uyarıydı bana, kendini tatmin edişindi çaldığın nefeslerin rakamlarıyla. Senin yüzünden takınamıyorum suratlarımı; ifadelerimi birbirine kattığından, karıştırdığından tepkilerimin yok oluşu. Ya hayallerim? Hepsini denedin bir bir, benim burun kıvırmalarımı çalıp, onlarla benim hayallerimi beğenmedin. Beğendiğin, sana yakışanları bile fırlatıp attın yatağımın üstüne, sanki hiç beğenmemişsin, çok basitlermiş gibi. Onlar kıvrılıp düştükçe yatağın kenarına, ağlayamadım bile. Çünkü ağlamamı bile denemiş, yıpratmış, bir kenara fırlatıvermiştin işte.”
Yüzüne bakmak için duyduğum ayartılmayı yenerek etrafıma bakındım. Sandım ki tekrar sayar üçe kadar, dikkatimi çekmeye çabalar ya da yüzümü kavrar elleriyle, sonra çevirir başımı. Yüzünü görmemi, renginin siyah olduğunu sandığım ama aslında iki koca boşluktan oluşan gözlerini görmemi ister sandım. Oysa o bunların hiçbirine ihtiyaç duymadığını kanıtlar gibi dikkatimi yüzüne çekmek için bir uğraşta bulunmadı. Etrafı karıştırmaya devam etti. Kırılan, dökülen ve bozulanların seslerini duymaya devam ettim ben de, bakmadan.
“Demek ben yokken, her yer topluyken, insanların suratlarına baktığında nefes almakta zorlanmıyordun?”
Nihayet ilgisini bu konuya kaydırmanın sevinciyle kafa salladım, hiç ses çıkarmadan. Gözlerimi diktim üzerine, göz boşluklarından gözler çıkmasını ve gözlerimin içine dimdik bakmasını istedim. Öyle şiddetliydi ki bu isteğim, göz yuvalarından iki göz çıktı bir anda. Biri tatlı tatlı kahve koktu, biri kirlice bir yeşildeniz. Burnumu tıkasam da kaçamayacağım kokulardı bunlar işte, zaten burnumu tıkamam da bu nefessizlikte söz konusu dahi olamazdı benim için.
Merakla bekledim gözlerini fark etmesini, ona bahşettiğim bu büyük hediyeyi görüp, bana nefesler sunmasını. Hayretle ellerini gözlerine götürecek, yüzüne bir gülümseme gelecek ve “Çok teşekkür ederim!”, diyecekti “Sayende artık görebiliyorum neler yaptığımı! Bu karışıklığı toparlayıp, sana koca bir kapta sunacağım nefeslerini. Hayallerini askılarına düzgünce yerleştirip, etrafa saçtığım ifadelerini bir bir düzelteceğim. Sonra gideceğim ve bir daha asla çıkmayacağım karşına!”.
Yanıldığımı anlamam çok uzun sürmedi. Ellerini gözlerine götürdü ve sakin bir ses tonuyla beni azarlamaya başladı.
“Harika. Gerçekten harika. Göz istediğimi de nerden çıkardın? Bu da senin bencilce oyunlarından biri mi?”
Ellerini gözlerinin üzerinde gezdirerek odada volta atmaya başladı.
“Sen bana göz kondurmak istedin ve işte şimdi iki tane gözüm var. Üstelik biri ölü bakan bir mavi, diğeri de sıradan olağan bir kahve! Nasıl bana layık görebildin ki bunları? Bende can bulur her şey, ölü gözlerinden bana ne! Ya sıradanlık? Beni daha fazla bayağılaştıramazdın! Sonra da bana nefeslerini alanın ben olduğumu söylüyorsun! Madem gözünde ölü kadar yitik ve bir o kadar da sıradanım, nasıl alabilirim ki senin nefeslerini?”
Sessizce ona bakmaya devam ettim. Benim sevdiğim maviyle kahverengi, beynimde birbirine karışmıştı. Her yer maviydi bir an. Sonra her yer kahverengi. Sonra ikisi birden, ortalarında da hiç durmadan odada bir ileri bir geri giden bir yandan da gözlerinin üzerine ellerini vuran o. Mantıklı bir açıklama getirmeliydim, evet, ama nasıl anlatacaktım ki yağmurda ağlarının erimesinden korkan bir örümceğe denizi, ya da küçük bir çocuğa kahvenin aslında o kadar acı olmadığını?
“Olağan değilsin. Benim için en azından. Sunmayacak mısın nefeslerimi artık bana?” dedim. Açıklamaya yeterli gücüm, ya da zamanım yoktu.
“Hah! Tabii ki değilim. Bu gözler bile sıradanlaştıramaz beni. Nefeslerine gelince… Onları sana sunacak değilim. Benden önce aldıklarına nefes diyorsan, zaten nefes almaktan zerre anlamıyorsun demektir, sana nefesler bahşedip onları harcamanı izleyemem. Ya kendin öğreneceksin bu odayı benim yaptığım gibi dağıtıp; ya da hücrelerinin hava moleküllerini hissizce içine almasına nefes almak diyeceksin diğerleri gibi. Her iki şekilde de, umurumda değil artık. İstediğin oldu, bu gözlerle yanında durmamı bekleyemezsin benden. Sana bakmam gerekli değildi çünkü gözlerim yokken. Şimdi ikisi de birbirinden çirkin bu gözlerle sana bakmam gerekecek. Ve sen de biliyorsun ki ikisi de sana ayrı ayrı acı verecek. Gidiyorum.”
Son defa yüzüne bakabilmek için yere dökülmüş düş yığınlarını ezip, ifadelerimin çatırdamasına aldırmadan yanına koştum. Bana son bir defa bakardı herhalde değil mi? Tüm filmler öyle bitmez mi? Kıza son bir defa bakar, sonra arkasını dönüp gider. Ama? Hiçbir şey yapmadan gitti işte!
Gitmesiyle nefeslerimin gelmesi bir oldu. Derin bir hava çektim ciğerlerime, tadı artık gerçek bir nefes gibi gelmese de…
…

Bu yazı 01 Mayıs 2008 günü saat 21.22 civarında yazılmış olup, 363 kez okunmuştur ve 3 yorum almıştır.
01 Mayıs, 2008 saat 22:12
dedi ki, bir çocuğum daha oldu .. tüm zekamı, güzelliğimi ona bağışladım, isim bulacak kadar kalmadı bende..
dedim ki, yapabileceğinin en iyisini yapmışsın zaten, artık sen ona “üç. . .” de..
16 Mayıs, 2008 saat 08:38
orda kalıp,gözlerinle acı vermeliydin belki de ona..kendini göremedikçe utanırdı belki sıfatının yitişinden..
11 Haziran, 2008 saat 23:13
tekrar gözlerini kapayıp 3ten geri saymaya başlasan…. belki de hiç yaşanmamış gibi olur herşey. belki de yaşanmamış olmasındansa hep nefessiz kalmayı tercih eder insan… kim bilebilir kimden başka…