Okyanusları kıskandıracak derecede mavi bir çift boşluktan geriye kalan nedir? Ruhun karanlık bir odada sarhoş bir halde dans edişi. Belki biraz rüzgâr. Belki biraz gözyaşı. Ya da hayır, hiçbiri. Tüm kimsesiz çocukların ana adı Havva’dır. Ve kimsesizliğimin bu derece öksüz olması, bu derece yetim olması, kimsesizliğimin bu derece PİÇ olmasıdır belki de çırpınışlarımı bu derece trajikomik kılan. Son sigaranı içmek gibi. Son bir nefes. Ötesi yok. Ötesi kayıp. Ötesi, ötekilerce çalınmış, hırpalanmış, tecavüze uğranmış. Bir de utanmadan fidye istiyorlar karşılığında, ne garip. Kirletilmiş bir kaderin karşılığını nasıl verebilir ruhu çalınmış bir beden? Hacze gelen hatıralar, son kırıntılara ağzının suları akarak saldırmaya çalışan ‘öteki’ler. Dünyanın en güzel bestesini yaptım. Şarkının sözleri mavi olacaktı hem. Dünyanın en büyük aşkı olacaktı şarkı bir başına. Kendine yetebilen, sonsuz bir evrende kendisi olmayı, kendisi olarak kalabilmeyi başaran koca bir şarkı. Koca bir aşk. Koca bir hiçlik. Hiçliğin karşısında. Duyuyor musun sesleri? Benim için geliyorlar. Arda kalan son parçalarıma, o öldürücü son vuruşu yapmak için. Peki neden ölmüyorum biliyor musun? Çünkü kaçmıyorum. Çünkü daha fazlasından korkmuyorum. Çünkü kaçacak gizli, küçük, karanlık bir deliğim yok. Çünkü kimsesizlik budur. Kimsesizlik, kendinden başka bir deliği olmayışıdır bitmiş tükenmiş bünyenin. Belki biraz rüzgâr. Belki biraz gözyaşı. Ya da hayır, hiçbiri. Tüm kimsesiz çocukların baba adı âdem’dir. Ve kimsesizliğimin bu derece öksüz olması, bu derece yetim olması, kimsesizliğimin bu derece PİÇ olmasıdır belki de çırpınışlarımı bu derece trajikomik kılan. Yaşıtlarının arasında yer bulamayan, kendinden küçüklerin yanında bir beden büyük kaçan, kendinden büyüklere karışmaya çalıştıkça ezilen, dengini bulamayan, dengi olmayan, dengi kötü adamlarca, pisliklerce, ruh tacircilerince kaçırılan ve mavinin olmadığı bir dünyada, kendine ait olmayan, kendine ait olamayacak kadar karalanmış, kullanılmış, kirletilmiş bir kader yaşayan zavallı bir ceset. Ruhun karanlık bir odada sarhoş bir halde dans edişi. Susadım. Susuzluğumu dindirecek bir damla bile mavi yok. Serap görüyorum. Karşıma çıkan her adamın mavi gözleri olduğunu sanıyorum. Yalan. En fazla türkuaz. Olsa olsa türkuaz. Maviye daha çok yaklaşamıyor hiçbiri. Gözlerimi kapatıyorum. “Görmüyorum ki, görmüyorum ki!” Büyüdükçe küçülmek. Yaşlandıkça, hayır, yaşlandırıldıkça çocuklaşmak. Yanlış yaptığımı söylüyor kimileri. Kimileri hiç susmadan, büyük bir iştahla delirdiğimi, kendime başka bir uğraş bulmam gerektiğini bu şekilde yaşanmayacağını, maviye tapmanın dünyanın en ahmakça uğraşı olduğunu, diğer renkleri de görmem gerektiğini, kendimi boş yere paraladığımı, ömrümü boş yere tükettiğimi, biraz kırmızıya kansam, biraz siyaha sarılsam mutlu olabileceğimi, her şeyin bende başlayıp bende bittiğini, bunun küçük, basit, ufacık bir kabus olduğunu, her şeyin geçtiğini, sadece kötü bir rüya olduğunu, gökyüzünün her zamankinden daha güzel, daha parlak olduğunu, kuşların sıradaki şarkıyı benim için söyleyeceklerini, bugün denizle bir randevum olduğunu, bulutların da seve seve eşlik edebileceklerini, her şeyin geride kaldığını, artık gözlerimi açmam gerektiğini söylüyor. “Duymuyorum ki, duymuyorum ki! La La Laa La!” Herkes vazgeçtiğinde, son ses de tamamen kulaklardan silindiğinde, işte o zaman silahımda son bir kurşun kalacak. Kilitli çekmecemde sakladığım o son parçayı, o tek nefeslik maviyi çıkaracağım aylardır saklı olduğu yerden. Rus ruleti. Tek kurşun. Ya mavide patlayacak silah. Ya bende. Fark etmez. İkisi de benim ölümüm olacak. Kuşlar son şarkıyı cenazemde söyleyecekler. Okyanusları kıskandıracak derecede mavi bir çift boşluktan geriye kalan, karanlık bir odada sarhoş bir halde dans eden ruhum olacak. Belki biraz rüzgâr. Belki biraz gözyaşı. Ya da hayır, hiçbiri. Çünkü biliyorum. Silah mavide de patlasa, bende de, ölen ben olacağım. Çünkü biliyorum, eninde sonunda, bende o sonsuz, o karanlık, o ıslak mavide kaybolacağım.
Bu yazı 16 Mayıs 2008 günü saat 20.52 civarında yazılmış olup, 167 kez okunmuştur ve 6 yorum almıştır.
17 Mayıs, 2008 saat 00:25
aynı mavide kayboluyoruz sanki
17 Mayıs, 2008 saat 11:39
=)
17 Mayıs, 2008 saat 16:01
Buralarda yazdıklarını okuyup hep iki cümle kurmak istiyorum. Iyi ya da kötü gibi, aferim eline sağlık klasikleri gibi… Ama yazdıklarının içine öyle bir dalıyorum ki; iki kelimeyi toparlayamadan kalakalıyorum. Sonra sessizce gidiyorum. Geçenlerde bir yazının altında yorumlayan olmayınca duvara anlatmak gibi oluyor, ses verin demişsin. Tam olarak tam senin cümlen olmasa da ben böyle anladım. Alışılmışın dışında ilginç şeyler anlatıyorsun. Zaman zaman keyifli zaman zaman bunalıma girsem de okuyorum işte…
19 Mayıs, 2008 saat 00:28
teşekkür ederim, mutlu oldum..
25 Mayıs, 2008 saat 15:20
Mavi deniz, dalga dalga içimde Sonsuz hasretinle beni an diyor. Bir yelken, bir tekne olup enginde, Ruhum uzakları aşmak istiyor. Ey gemi, götÜrüp übeni buradan, Sahilsiz bir umman ötesine at! Yetmez mi çektiğim bu dar karadan? Orada mutluluk, orada hayat… yazılarını çok beğeniyorum gerçekten.yazılarının devamını merakla bekliyorum
25 Mayıs, 2008 saat 22:29
mavi, güzel.
teşekkürler.