A ile B’yi ayırt edebilmeyi okumayı bilmek sanan insanlarız. Yazmak desen, “Slm, nbr, asl plz”den öteye gidemiyor. Oturduğunuz yerden Orhan Pamuk’a bok atın siz. “Okur musunuz?” dediklerinde “Evet.” Deyip, Bulvar’dan başka bir şey okumayın. Elinize kalem ancak İddia oynamak için değsin. Ot gelip ot gitmek diye bir laf vardır ya hani, örnek olun hepiniz. Bir devleti, bir insanı, bir ilişkiyi ancak cehalet yıkar. Sadakatsizlik değildir ilişkiyi bitiren. Sadık olmak gerektiğini bilmemektir. Asıl olan özdür. Manadır asıl olan. Tokat değildir insanın canını yakan. Tokat yemiş olmaktır. Bunun gibi işte, her olayın, her acının, her hatanın mevcut bir özü vardır ve bunun farkındaysanız doğru adımlar atabilirsiniz. Doğru üzülür, doğru sevinir, doğru ağlar, doğru yaşarsınız. Duvarda Che posterleri, raflarda Das Kapitaller, Deniz’i anlatan kitaplar, ciltler olan bir evde, bu kültüre sahip bir ailede yaşayan çocuğun “sosyalist”(!) olması doğaldır. Ancak onun sosyalistliğini sosyalistlik sanmak, körlüktür, aptallıktır. Ancak ve ancak bu ideolojiye gerçekten inanan, okuyan, tartışan, öğrenen birisi gerçek sosyalisttir. İçi boş bir tatlı su sosyalistindense, gerçekten fikirlerini benimseyip savunduğuna inanan bir ülkücü ile tartışmayı, konuşmayı tercih ederim. Çünkü fikirsiz olmaktansa yanlış fikirlere sahip olmak iyidir. Düzeltilebilirlik ihtimali vardır. Oysa ilgisiz, fikirsiz, cahil ve cehaletini olağan gösteren bir insanı doldurmak, doğruya yöneltmek zordur. Ayırt edebilmek, öze göre değerlendirebilmek, kendi yaptığı hataları yok sayarak başkalarını körü körüne eleştirmek gibi bir hataya düşmemek, işte insan olmaya giden yollar. Saygıyı hak etmeye sebep olan unsurlar. Doğru yaşamanın önkoşulları. Cehalet karanlıktır. Şiddetlendikçe daha az görmeye başlarsın. Daha az düşünmeye. Daha az yargılamaya. Karanlık daha da büyür böyle olunca. Sonsuz döngü. Kaçıp kurtulmak lazım gelir dayatılanlardan, ezberlerden, televizyonlardan, kıraathane masalarından, kadın günlerinden. Okumak lazım gelir. Araştırmak. Merak etmek. Kendi soru işaretlerinin karşılıklarını kendin bulmaya çalışmak. Düşünmek. Önce kendini eleştirebilmek en acımasız tavırla. Sonra diğerlerini, ama dimdik, dosdoğru bir mantıkla. Tanımak. Kendini. Dostunu. Düşmanını. Doğrusunu, yanlışını. Ayırt edebilmek. Öze yakın olmak, temasa geçmek. Sığlıktan kurtulmak, derin olabilmek, ütopik düşünebilmek… Ya da neyse, sktiret. Sabah Sabah Seda Sayan başlamak üzere. Sonra da Memedalibeeeğy’in yarışma programı var. Sonra Pazar keyfi. Hülya Avşar frikik vermiş tenis oynarken. Banu’nun silikonlar patlamış. Sen hala okuma derdindesin. Koş kız, bitiyor reklâmlar. Kime diyorum?
.
Hadi bakalım.
Bu yazı 02 Mayıs 2008 günü saat 18.32 civarında yazılmış olup, 149 kez okunmuştur ve 3 yorum almıştır.
20 Mayıs, 2008 saat 21:45
eyvah eyvah..nasıl bir medya eleştirisidir..
tamam güzel maça kızı,son derecede sağlam ve dik durularak yazılmış bir eleştiri var…hemen rastladığımız herkes eleştriyorsa bu yozlaşmayı peki kimler izliyoru bu programları ve hala nasıl rating alabiliyorlar hayret ediyorum.
20 Haziran, 2008 saat 13:43
Az önce bi’ Maça Kızı yazısı okuyasım geldi. Buraya geldim, aşağıdaki başlıklardan beğendiğim bir tanesini seçtim. Seçtiğim yazı buydu. Okumaya başladım ve şaşırdım. İlk defa deneme türü..
Genel olarak hem fikirim yazınla tabii ki.. Eline sağlık.
Katılmadığım küçük noktalara geleyim hemen(Edebi yazılarındaki karakterlerin bile düşünce yapılarına eleştri getirebilen biri olan benden ne beklerdin ki :-)) ). “Saygıyı hak etme” olgusu benim düşünce sistemimde yanlış bir şeydir. Ben tüm insanların tüm insanlara(ve canlılara) saygı göstermesi gerektiğine inanıyorum. Saygısız bir insan dünyaya zarar veriyorsa hapsedilebilir ve saire ama her zaman saygı gösterilmelidir. Kimlerin ne kadar saygısızlıkla cezalandırılması gerektiğini bir insan beyni tam doğru bir şekilde bilebilecek kadar yeterli değildir bence. O yüzden “Sen şu iğrenç suçları işleyen birisin. Sana bundan böyle bir sandalyeymiş gibi davranmaya karar verdim” demek yanlış ama iğrenç suçlar işleyen o insanın etrafına zarar vermesini engellemek için (belki de ömür boyu) hapse sokmak doğru bir şeydir bence.
“Önce kendini sonra diğerlerini eleştirmek..” Bu konudaki düşüncemi tam doğru karşılayan bir ifade değil bu. Benim düşüncem şöyle: Kendini eleştirmek. Ama kendini ölene dek hep eleştirmek. Ölene dek gelişmek. (Hiçbir zaman nirvanaya ulaştığını sanmamak) Başkalarını eleştirme kısmı ise biraz dallı budaklı: Davranışlarını, söylediklerini ve saire, irdelemek, düşünmek, kendi beyninde eleştirmek. Başkaları içerisinden eleştirilmeyi gönüllü olarak kabul edenleri sadece kendi yüzlerine karşı eleştirmek (akabinde tartışmak falan belki…). Başkaları içerisinden eleştirilmek istemeyenleri (bence kendileri kaybetme ihtimali yüksek) hiçbir zaman eleştirmemek. Onun dışında kişinin yüzüne karşı olmayan eleştirel konuşmalarda, mesela birkaç kişiye yönelik yapılan eleştirel konuşmada hiçbir zaman eleştrilen davranışı sergileyen kişinin ismini vermeden (isim verilerek arkasından eleştrilirse, ‘dedikodu’ olur bu) eleştirmek. “Kişi”yi değil, “olgu”(davranış, söylem vs.)yu eleştirmek.. Bu konudaki mevzuatım bu.
Gerçi yine de “Önce kendini sonra diğerlerini eleştirmek..” cümlesini kurmuş biri benim söylediklerime de tam katılıyor olabilir…
Final gülümsetti.
21 Haziran, 2008 saat 18:03
bilirsin bora, benim sandalyelerim vardır:)