İşte nihayet, Pire Liman Kentindeyim. Kalabalığa karışıp, bilmediğim ülkenin, bilmediğim topraklarına ayak basmıştım.. Turist olduğuma göre, bir turizm bürosuna gitmeli ve önce kendime bir otel bulmalıydım..
Çevreme bakındım. İki yüz metre yürümeden, aradığımı bulmuştum. Büyük bir tabelanın üzerinde; Philippis Tour-General Tourist Office” yazıyordu. Hemen içeri girip, fazla pahalı olmayan bir otel aradığımı söyledim. Bana yardımcı olan genç, birkaç yere telefon ettikten sonra, geceliği 1500 Drahmiye, banyolu bir otel odası buldu bana.
Türk parası karşılığını bulmak için drahmiyi altıyla çarpacağımı öğrenmiştim. Yani odamın geceliği bizim paramızla 9.000 Türk Lirasıydı. Genç elindeki basılı şehir planı üzerine, gideceğim yeri işaretleyip verdi. Sonra da önüme turistik gezilerle ilgili broşürleri koydu… “Atina Geceleri” adlı bir geziyle, günü birlik “Adalar Turu” ilgimi çekti. Bu turlar yemekliydi ve fiyatları her şey dahil 4.000 er drahmiydi. Hemen ikisine de kaydoldum.. Genç yeniden şehir planı üzerine işaretler koyarak, nereden hangi numaralı ve hangi renk otobüse bineceğimi, otobüs saatlerini bana İngilizce olarak izah etti.
“Atina Geceleri” için saat 18.30 da, otelime yakın bir caddeden koyu yeşil renkli otobüse binecek, yarım saatlik bir yol yapıp Atina’daki Syntagma meydanına inecek, yan sokağa sapıp, oradaki turist bürosunun önünden, açık yeşil renkli özel turist otobüsüne binecektim.
Ertesi sabah 8.00 de de gemi, Mekrolinanon Yacht Harbour’dan “Adalar Turu”na başlayacaktı. Ve bu gezi saat 19.00 a kadar sürecekti.
Elimdeki plana işaretlenmiş olan Otel Agra’yı elimle koymuş gibi, çabucak buldum. Ara sokakta, küçük, eski bir binaydı. Ama temizdi. Hemen odama çıkıp bir banyo aldım, sonra da dolaşmaya çıktım.. Birine rica edip, güzel bir kilise önünde resim çektirdim. Eski ve çok güzel bir yapıydı ama mimarisi sanki zamanında cami olarak yapılmış, sonradan değişikliğe uğramış gibi geldi bana. Ana kubbe ve küçük kubbeleriyle tıpkı bir camiyi andırıyordu. Sadece minareleri yoktu.. Sonra birden sabah içtiğim sütlü kahveden başka hiç bir şey yemediğimi fark ettim. Buna da; önünden geçtiğim bir lokantanın vitrinindeki nar gibi kızarmış tavuklarla, koyun kelleleri neden oldu. Hemen içeri girip yarım koyun kellesi istedim. Yarım olarak verilmezmiş. “İyi ama ben paket yapıp evdekilere götürmeyeceğim ki, bir masaya oturup yiyeceğim.” dedim. Yine “Olmaz” dediler ve bana hangi milletten olduğumu sordular. Bir an durakladım. Bu soruyla ilk kez karşılaşıyordum. Eh, ne olursa olacaktı artık. Belki de bana; “Sana verilecek yiyeceğimiz yok!” diyeceklerdi. Başımı havaya diktim ve “Türküm” dedim. Hayretle yüzüme bakakaldılar. Garsonu da, kasiyeri de.. Onlar da tıpkı benim gibi bir an durakladılar. Sonra garson eliyle boş bir masayı gösterdi, oturdum. Artık “Hepsini yiyemem, yarım olsun” diye diretemezdim. Ayıklanmadan, kesilmeden, olduğu gibi tabağa konup getirilen başımdan büyük koyun kellesini, yanındaki bol miktarda patates kızartmasını, aile boyu meyve suyunu, artık çatlasam da patlasam da bitirecektim..Türk kadını bu kadar yerse, Türk erkeği kim bilir ne kadar yer diye düşündürtmek, tatlı bir neşe vermişti bana. Ağır ağır elimle tutup kopararak, kemirerek yemeye başladım. Kemiklerin bir ucunu dikkatli bir biçimde kağıt peçeteye sarıyor, elimi yağlamıyordum ve pek temiz yiyordum doğrusu… Doyduğumu, hatta çatlayacak duruma geldiğimi de hiç belli etmiyordum. Sürekli olarak inceleniyordum çünkü. Sonunda tabakta sadece kemikler kaldı. Nasıl bitirebildiğime ben bile inanamadım. Onların şaşkın bakışlarına nazikçe bir gülümsemeyle karşılık verip, lokantadan çıktım. Artık hazmetmek için bol bol yürüyebilirdim.
Pire yarımadasında, Kaphisos’un ağzında kurulmuş olan Pire şehri, Atina’nın limanıydı ve başkentin merkezine on kilometre uzaklıktaydı. Yolları birbirini dik açılarla kesen düzgün bir plana göre gelişmiş olan şehrin güney doğusuna doğru, kıyı boyunca ve Elliniko hava alanına kadar, ayrıca Pentelikon’a giden karayolu doğrultusunda parklar, bahçeler ve nefis villalar yer almıştı.. Pire başlıca ticaret limanı ve büyük bir sanayi merkeziydi. Makine ve dokuma sanayi iyi durumdaydı, tersaneleri vardı..
Med savaşları sırasında Phaleron limanı donanmaya küçük gelince, Pire Atina’nın limanı olmuş. Kimon, Perikles ve Themistokles’in yaptırdığı “Uzun Surlar” ile Atina’ya bağlanmış. M.Ö.404 de Lysandros tarafından yıkılmış ama on yıl sonra, yani M.Ö. 394 de, Konon tarafından yeniden inşa edilmiş. M.Ö.86 yılında Sula tarafından tekrar yıkılınca, basit bir kasaba haline gelmiş, hatta adını bile kaybederek Porto Leone diye anılmış. Ancak 1835 yılından sonra şehir ve liman eski önemini kazanabilmiş..
Pire’yi adım adım, çarşısından ara sokaklarına, limanlarına kadar dolaştım. Dükkanların, mağazaların, evlerin, alışverişe çıkanların hepsi, her şey benim ülkemi, benim insanlarımı andırıyordu. Güler yüzlü, sıcak kanlı insanlardı..
Eee? Biz de yüreği, bütün insanlara karşı dostluk duygularıyla dolu bir milletiz. Öyleyse niçin Ege denizinin iki yanından, birbirimize düşmanca bakıyoruz? Buna bir çözüm bulunmalı. İki ülkenin insanları da önyargılarından kurtarılmalı…
Saat 18.30 olmuştu. Durağa gelip, koyu yeşil renkli otobüse bindim, yarım saat sonra Atina’daydım. Turizm bürosunun yerini yine elimle koymuş gibi buldum. Yalnız açık yeşil renkli özel turist otobüsünün gelmesine 45 dakika vardı. Bu süreyi Syntagma meydanını dolaşarak geçirdim. Hükümet konağı önünde nöbet tutan askerleri gördüm. Geleneksel kısa etekleri ve ponponlu ayakkabıları vardı. Dans eder gibi, çok ilginç hareketlerle nöbet tutuyorlardı. Kurmalı bebekler gibi, her iki askerin hareketleri de aynıydı.
Sonra otobüsümüz geldi ve hareket ettik. Bu geziye Amerikalılar çoğunlukta olmak üzere, her milletten insan katılmıştı. Sudanlı bir çiftle, kalabalık Mısırlı bir aile bile vardı. Ben Amerikalı bir hanımın yanındaki boş yere oturmuştum. Ve bizler, “Atina Geceleri”ni yaşamaya çıkmıştık…
Amerikalı hanımın adı Winnie’ydi. Base’de çalışan kızı ile damadını görmek için Yunanistan’a gelmişti. Benim Türk olduğumu öğrenince pek şaşırdı. Türkiye’yi görmediğini, çok merak ettiğini, ama bir gün mutlaka göreceğini söyledi. Konuşarak Atina Akropolis’ine geldik. Sonra otobüsten inip parka geçtik. Geniş bir alana dizilmiş olan iskemlelere oturduk. Akropolis bütün azametiyle karşımızdaydı.. Belki daha on otobüs geldi, bütün iskemleler doldu. Ama gelenlerin sadece % 40 ‘ı yabancı turistti. İskemlelerin ön tarafındaki boş alana belki onar metre boyunda olan sekiz direk dikilmiş ve üzerlerine hoparlörler yerleştirilmişti. Bunların ne işe yaradığını merak ediyordum. Bu bekleyiş süresince Akropolleri düşündüm.
Akropolis yüksek ve polis şehir anlamını taşır. Eski Yunan sitelerinde yüksekte inşa edilen ve içinde bir saray ile tapınak bulunan üs demektir. Akropolislerde, sitenin koruyucu tanrısının ve ikinci derecede tanrıların tapınakları, sunakları ve bunların yanı sıra kral ve prenslerin sarayları yer alırmış. Halk Akropolislerin eteğinde yaşar, düşman saldırısı sırasında içeri sığınırmış. Kuşatma sırasında dışarı ile irtibatı sağlayacak, su ve yiyecek taşınacak gizli tünelleri varmış.
Bizde de Truva Akropolü, koruma stilleri ve ek binaların mükemmelliği ile tarihte önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca Batı Anadolu’daki Assos, Sardes, Prine ve Bergama Akropolleri de çağının en güzel örnekleridir.
Atina Akropolisine gelince; şehirden 100 metre kadar yükseklikte, 150×270 metrelik kalkerli, düz bir alanda kurulmuş. Adına Parthenon denmekte. Yunan mimarisinin şaheseri..Erektheion ve küçük Athena Nike tapınağının dışında, Akropolis üzerinde daha birçok Athena tapınağı yapılmış.
Parthenon, Dor üslubunda bir tapınak. Pantelikon mermerinden yapılmış. Dor tarzında saçaklı sütunlardan meydana gelmiş bir revakla çevrili. Doğusunda ve batısında alınlıkları bulunmakta, uzunluğu 69.51, genişliği 30.88 metre olan bir dikdörtgen şeklinde. Doğusunda ve batısında birbirine parmaklıklarla bağlı altı sütunlu ikinci bir revak var. Eskiden Parthenon şu kısımlardan meydana gelmekteymiş: Doğuda sungularla ayrılmış olan Prossos; burada bulunan iki kanatlı bir kapıdan Cella’ya geçilirmiş; karşısında tam benzeri Opisthodomos (binanın arkası), onun arkasında da (adı daha sonraları tapınağın bütünü için kullanılacak olan) asıl Parthenon, ya da Bakireler salonu varmış. Bu büyük odada tanrıçanın hazinesiyle, kamu hazinesi bulunurmuş. Cella’nın üç yanı Dor tarzı sütunlu revakla süslenmiş. Dipte, yani batıda, büyük bir taban üzerinde Pheidias tarafından yapılan 12 metre yüksekliğinde altın ve fildişinden bir Athena heykeli bulunmaktaymış. Alınlıklar, doğuda Athena’nın doğumunu, batıda Athena ile Posseidon’un Attike’yi ele geçirmek için yaptıkları mücadeleyi; doğu tarafındaki ayna’lar tanrıların devlerle savaşlarını; güneydekiler ise Lapidas soyundan gelen halkın Kentauros’larla çarpışmalarını temsil ediyormuş. İç frizde, Panathensia ayin alayları canlandırılmaktaymış. Bütün kabartmalar ve heykeller boyalıymış. Parthenon’un iki cephesi günümüze kadar olduğu gibi kalmış. Dıştaki sütunları, 1930 yılında mimar Balanos tarafından onarılmış.. Bazı kabartmalar, günümüzde de yerli yerinde..
Ayrıca Akropolisin eteğinde Dionysos tiyatrosu bulunmakta. IV. Yüzyılda Lykargos, Dionysos tiyatrosunu kagir olarak tamamlatmış. Argai bucağında Ardettos tepesinin çukurundaki büyük Stadium’u yaptırtmış. Akropolis müzesinin yeniden düzenlenmesi ve halka açılması 1958 yılında olmuş. Müzedeki genç kız heykelleri ve atlet, atlı delikanlı heykelleri canlı renkleriyle hem düşünceye, hem de duyguya hitap ederek, Dor sanatıyla Iyonya sanatı; durgun bir ihtişam ile köylü zevkini birbirine karıştırmış. Milli arkeoloji müzesindeki eşsiz seramik koleksiyonu çok öğretici bir çeşitlilikteydi. Agora müzesinin yeniden inşası 1956 yılına rastlıyormuş. Önemli eski yazıt metinlerinden seçmeler dahil, tarih öncesi çağdan, modern çağa kadar Agora bölgesinde bulunan Sanat ve Uygarlık eserlerinin en önemlileri, en modern yöntemler göz önünde tutularak burada sergilenmiş. Eski yazıtlar ve eski paralar müzesi, uzmanlara ayrılmış. Bizans müzesinde ise, büyük değer taşıyan anıtlar bulunmakta.. Hava kararmıştı ve program başladı.. Parthenon’un tarihçesi, adeta bir radyo oyunu gibi yazılmıştı. Müzikler, efektler ve sanatçıların sesleri, değişik hoparlörlerden veriliyordu. Hareket de ışık oyunlarıyla sağlanmıştı.
Şöyle ki; haberci atla gelirken, at nalı seslerinin, halkın bağrışlarının yanı sıra, habercinin geçtiği yol, hareketi sağlayacak biçimde ışıklandırılıyordu. Işıklar öylesine ustaca ayarlanmıştı ki, sanki görünmeyen insanlar geliyor, gidiyor, konuşuyordu. Hayali olan bu insanların bulunmadığı yerler ise, karanlık kalıyordu. Sonra sıra yangın sahnesine geldi.
Parthenon alev alev yanıyordu sanki.. Restore edilişinden sonra ise, bütün ışıkları yakıldı ve Akropol karşımızda bütün güzelliğiyle göründü.. Bu program bir saat kadar sürmüştü. Sonra yeniden otobüsümüze bindik ve Taverna Plaka’ya geldik.. Geniş bir bahçeye masalar dizmişlerdi. Turizm bürolarından gelen her otobüsün masası ayrıydı. Biz de Winnie ile bizlere ait olan masanın bir yanına oturduk.
Önüme konan ordövr tabağına baktım. İçinde zeytinyağlı yaprak dolması, börek, patates salatası, beyaz peynir, sövüş et gibi yiyecekler vardı. Eti yemekte tereddüt ediyordum. Nedenini Winni’ye de söyledim. Müslümanlar domuz eti yemezlerdi. Bunun üzerine telaşa kapılan Winnie, hemen garsonu çağırıp, tabaktaki eti sordu. Domuz eti değilmiş.. Sıcak yemek için de Winnie yanında oturduğumdan olacak, saygı gösterip bana da kendine de bir dana rosto söyledi. Yemekler boldu, salatalar da Avrupa’da yemeye çalıştığım salatalar gibi tatlı değildi.. Salata, zeytinyağlı ve sirkeliydi. En sonunda dondurma servisi de yapıldı. Programda ise hiç boşluk yoktu. Şarkıcısı, türkücüsü, sazcısı, dansçısı ve halk oyunlarıyla sahne, sürekli hareket halindeydi. Arada bir çıkan çok süksesi olduğunu anladığım şantör, her milletin şarkısını söylüyor, o milletten olanları sahneye çağırıp, oynatıyordu. “Granada”yı söylerken İspanyollar, “Ya Mustafa”da da Mısırlı genç kızlar çıktı sahneye. Mısırlı kızlar da, İsrailli delikanlılar da öyle ustaca oynuyorlardı ki.. Bu kocaman bahçede, bu kalabalığın içinde, benden başka Türk yoktu galiba… Damarlarımda bir şeylerin kımıldadığını, kanımın hızla aktığını hissettim. Bizden de bir parça söylemsini o kadar çok istiyorum ki.. Ama sahneye çıkıp, onca insanın karşısında oyun oynamak benim yapabileceğim bir iş değildi. Ya bir de çiftetelli çalarlarsa, ne yapardım o zaman?
Programın son numarası oryantaldi. Dansöz önce tepeden tırnağa kadar örtülü çıkıyor, sonra açılıyordu. Oyunu ise bizdekinin aynıydı. Yalnız burada; şarkıcısı, dansçısı, folklorcusu, programlarına konukları da katmıyor, böylece anlayanın anlamayanın daha çok eğlenmesini sağlıyordu. Oryantal yapan genç kız da dört Amerikalı turisti sahneye aldı ve bütün numaralarını onlara yaptırmaya çalıştı. Hareketler iyice belli olsun diye de, pantolonlarının paçalarını sıvattı, gömleklerinin kollarını ve etek uçlarını yukarı çektirtti. Nasıl titrenirmiş, nasıl göbek atılırmış, hepsini yaptırtmaya çalıştı. Tabii dansöz gibi oynamayı beceremeyen bu erkek konukların acemice ve komik hareketleri yüzünden, bütün masalarda kahkahalar yükseldi. Ben de çok güldüm doğrusu..
Program saat bire doğru bitti. Otobüslerimize binmek üzere masadan kalkıp çıkışa doğru yürürken, bir masada, yanında folklorculerle oturan yaşlı şantörü gördüm. Yanından geçerken dayanamadım, bundan sonraki programında bir de Türkçe parça söylemesini istedim. Önce çok şaşırdı. Salonda Türk konuk olduğunu bilmediğini söyledi. Eğer bilseymiş, Türkçe parça da söyleyebilirmiş. Ben oradan ayrılırken arkamdan Türkçe olarak “Güle Güle” dedi..
Bu turist otobüsü, bütün turistleri otellerine bırakıyordu. Ben de rahatlıkla otelime geldim ve resepsiyondaki memura beni 5.30 da uyandırmalarını söyleyip, odama çıktım..
Gerçekten de dakikası dakikasına uyandırdılar. Hemen hazırlanıp bir taksiye bindim. Yirmi dakika sonra geminin kalkacağı limandaydım.. Erken olmasına rağmen biletime bakıp beni gemiye aldılar. Elime de bir yemek fişi tutuşturdular..
İlk kat restoran ve bar-Amerikandı. İkinci katın ise üstü açıktı ve her yer masalar, sandalyelerle doluydu. Çevreyi seyretmek ve güneşlenmek için üst güvertede oturmanın daha zevkli olacağını düşündüm.
Geminin adı City of Poros’du.. Şimdi düşünüyorum da, bu gemi 1988 yazında denizden saldırıya uğramış, turistlerden ölenler olmuştu. Bindiğim bu gemide %60 oranında yerli turist vardı ve çocuklar çoğunluktaydı.
Saat 8.00 e doğru gruplar gelmeye başladı.. Altı kişilik bir Amerikalı grubun içinde, tekerlekli sandalyesinde oturan gençten biri, o sandalyeye bağımlı oluşuna hiç tasa etmeden gülüyor, esprileriyle çevresindekileri güldürüyordu.. İçinde bulunduğu durumdan hiç de tedirginlik duymadan Amerika’dan kalkıp Yunanistan’a gelmişti.. Onun yaşama gücüne ve sevincine hayran olmuştum. Sonra hareket ettik.. Saat 12.00 de birinci, 13.00 de ikinci yemek servisi yapıldı. Böylece uzun süre kuyrukta beklenmedi. Et yemekleri ise, gemide Müslüman turistlerin olabileceği düşünüldüğünden, dana etinden hazırlanmıştı.
Gemimiz Hydra adasına yanaştı ve burada bir saat kaldı…
<devam edecek>
Bu yazı 01 Temmuz 2008 günü saat 09.29 civarında yazılmış olup, 123 kez okunmuştur ve 1 yorum almıştır.
01 Temmuz, 2008 saat 16:07
Şaika hanım merhabalar… gezi yazılarınızın en sonuncusundan başladım okumaya ama çok sevdim. Diğerlerine de göz atacağım. Elinize sağlık bilgilendiren ve anlatımı çok sıcak bir yazı. Ben de 1999 da Rodos ve Kos adalarını münferit olarak ziyaret etmiştim. Çok güzel, çok hoş anılarla döndüğüm bir gezi olmuştu. Yazdıklarınızı okurken ben de o günlere dönüyorum.
Sağlıkla kalın,
Sezer